Göksel Ali Argun
Göksel Ali Argun

Yedek kalmak işte böyle bir şey!

06 Temmuz 2026 17:06
Günümüz dünyası, görünür olmayı başarı sanıyor. Alkış alanın kazandığı, öne çıkanın değerli olduğu bir çağın içindeyiz. Oysa hayatın en büyük olgunlaşmaları çoğu zaman sahnenin arkasında yaşanır.

 

Yedek olmak dışarıdan pasif görünür. Ama asıl mesele dışarıdan değil, içeriden bakabilmektir. Çünkü yedek kulübesi; sahaya çıkma ihtimalinin olduğu, ama çıkmamanın da kabullenildiği bir sınav yeridir.

 

Orası, egoyla sabrın her dakika mücadele ettiği yerdir.

Ve ben bunun ne demek olduğunu genç yaşta öğrendim.

 

BİR YEDEK OYUNCUNUN MAÇI

Kocaelispor genç takımında oynadığım yıllardı... Kocaelispor o dönem Türkiye Futbol Federasyonu, PAF Ligi kupasını kaldırmıştı. Bunun üzerine Kocaelispor Amatör Takımı kurulmuş, biz de aynı genç takım kadrosuyla, hem genç takımda hem amatör takımda mücadele etmeye başlamıştık.

 

Çok kaliteli bir takımımız vardı.

O sezon iki kategoride de namağlup şampiyon olmuştuk. Sıra Türkiye Şampiyonası’na gelmişti. Yarı final müsabakaları için Uşak’a gitmiştik.

İlk maçımızı 5-0 gibi farklı bir skorla kazanmıştık. Ertesi gün ise Türkiye finallerine kalıp kalamayacağımızı belirleyecek son maça çıktık.

 

Ben yedek kulübesindeydim.

 

İlk yarı golsüz sona erdi. İkinci yarının yaklaşık 65. dakikasında oyuna girdim. Maçın normal süresi de 0-0 bitince hayatımızda ilk kez uzatmalara giden bir karşılaşma oynuyorduk. Her iki takım da tükenmişti.

 

BİR DAKİKADA ZİRVE

 

Uzatmaların ilk devresinin beşinci dakikası…

Orta sahada topu aldım. Önümdeki iki rakibi geçtim. Ceza sahasına girmeden, ceza yayı üzerinden sağ ayağımın üstü ile  sert vurdum. Top bir an olsun havalanmadı. Çimleri okşayarak adeta ip gibi sağ alt köşeye süzüldü.

Fileleri öptü!!!

 

Gol sevincini tarif etmek gerçekten mümkün değildi. Bir anda bütün takım üzerime koştu. Sevinçten birbirimize sarılmış, adeta tek bir beden olmuştuk.

 

Türkiye finalleri artık sadece birkaç dakika uzağımızdaydı. Gözümün önüne Türkiye Şampiyonu KOCAELİSPOR hayali geliyordu..

 

BİR DAKİKADA YIKIM

Maçın son anlarıydı. Hakem neredeyse düdüğü ağzına götürmüş, sadece topun dışarı çıkmasını bekliyordu.

Rakip, sağ kanattan ceza sahamıza yerden sert bir orta gönderdi. Ben topu uzaklaştırmak için hamle yaptım.

Tam o anda top yerden beklenmedik şekilde sekti ve sol ayağımın dışına çarptı.

 

Bir anda…

 

Top bizim kaleye yöneldi.

Kalecimiz, 1999 depreminde kaybettiğimiz  sevgili  arkadaşım ve kardeşim Vedat,  bu pozisyonda biraz öndeydi.

Geriye yetişip son anda topa dokunabildi ama sadece yönünü değiştirebildi.

 

Top direğe çarptı.

Keşke orada kalsaydı…

Direkten dönen top, rakip santrforun önüne düştü.

Boş kaleye vurdu.

Gol...

 

Santrası bile yapılmadı.

Hakem uzatmanın bitiş düdüğünü çaldı.

Hayatımın belki de en kısa sürede en büyük sevinçten en derin yıkıma düştüğüm anlardı.

 

PENALTILAR VE SESSİZLİK

Rahmetli Pamir Piroğlu hocamız penaltı kullanacak oyuncuları tek tek sormaya başladı.

Başımı kaldıramıyordum.

Göz göze bile gelemiyordum.

Bazı arkadaşlar “Ben atmayayım hocam” dediler.

 

Sıra bana geldiğinde

“Ben de atmayayım hocam.”dedim

Hocam hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

“İsteyen atmayabilir… Ama sen atacaksın.”

Ben de, “O zaman son penaltıyı ben atayım hocam.” dedim.

Fakat sıra bana gelmedi.

 

Benden önce iki arkadaşımız penaltıyı kaçırınca elenmiştik.

O an sadece biz futbolcular değil; takımın genel kaptanı yöneticimiz Mustafa Gençoğlu, malzemecimiz Tevfik Abi, hatta otobüs şoförümüz Turan Abi bile yıkılmıştı.

 

Dönüş yolunda koskoca otobüste derin bir sessizlik vardı.

Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

Pamir Hocamız bile “Nasip değilmiş.” demedi.

 

Bir süre sonra takım arkadaşlarımızdan biri sessizliği bozdu.

“Hocam…” dedi.

“Yalnız Göksel ne gol attı be… Otuz metreden ip gibi vurdu.”

Pamir Hoca hiç düşünmeden şu cevabı verdi:

“Zaten ona üzüldük.”

Ne yediğimiz gol konuşuldu…

Ne hatayı yapan…

Ne de suçlu arandı.

Sezon bitti.

 

BİR HOCANIN ÖĞRETTİĞİ HAYAT DERSİ

Yeni sezonun ilk antrenmanında yine o maç açıldı.

Pamir Hoca hepimize baktı ve şöyle dedi: “Geçen sezon geride kaldı. Yeni sezon, yeni heyecan demek. Başarılar da olacak, başarısızlıklar da… Kimseyi eleştirmeyeceğiz. Hatalarımızı birlikte kapatacağız.”

 

Sonra bana döndü.

“Göksel… Sen bize yedek kalmanın da takımın ne kadar önemli bir parçası olduğunu gösterdin. Oyuna sonradan girdin, takımına umut oldun. Futbolda ilk on bir kadar yedek kulübesi de karakter ister. Takım dediğin sadece sahadaki on bir kişi değildir. Kenarda bekleyen de o bütünün ayrılmaz parçasıdır. Kaliteli bir takımız. Daha yürüyecek çok yolunuz var.”

 

Yıllar geçti.

Attığım golü hatırlayanlar oldu.

Kaçan fırsatı hatırlayanlar oldu.

Ama ben en çok hocamın o cümlesini hatırladım.

Çünkü o gün anladım ki…

Bazen futbol, kazanmaktan çok insan yetiştirir.

Ve bazen bir teknik adamın tek cümlesi, bir sezonun değil, bir ömrün en değerli kupası olur.

 

HAYATIN YEDEK KULÜBESİ

Hayatta yedek kalan insanlar, göz önünde olmayabilir ama hep hazırdır. Onlar için mesele, “Oynamamak” değil; her an oyuna girecek gibi hazır kalabilmektir. Bu, sıradanlığın içinde muazzam bir özgünlüktür. Herkes önde olmak isterken, sen geride beklemeyi seçiyorsan ,orada bir karakter inşa edilir.

 

Yedek kalmak, şansa küsmek değil, zamanı tanımaktır.

Bazen bir kariyer fırsatı gelmez.

Bazen bir ilişki başlamaz.

Bazen bir hayal ertelenir.

Ama yedek kalan kişi bilir ki, bu bir son değil. Bir hazırlık sürecidir. Ve sahneye çıktığında, en hazır olan o olur.

 

Yedek kalmanın orijinalliği şuradadır:

Oynayanlar kendini gösterir, yedek kalan kendini tanır.

Kalabalık içinde değil, kendi içinde büyür.

Ve belki en çok da orada kendi sessizliğinde özüne yaklaşır insan.

 

Yedek kalmak, dünyanın çılgın temposunda bir kenara çekilip

“Ben hâlâ buradayım” diyebilmektir.

Beklemek; vazgeçmek değil, derinleşmektir.

Ve orada bir gün, sadece oynayacak bir yer değil; oynanacak kendi oyunun da farkına varırsın.

 

YEDEK KALMANIN ASALETİ

Futbolun en sessiz yeri tribünler değil; yedek kulübesidir.

Çünkü orada iki farklı mücadele yaşanır. Biri sahada rakibe karşı verilen mücadele, diğeri ise kulübede insanın kendi egosuyla verdiği mücadele.

 

Yedek kalmak, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Başarısızlık olarak görülür, değersizlikle karıştırılır. Oysa yedek kulübesi, karakterin en çok sınandığı yerdir. Çünkü orada alkış yoktur, manşet yoktur, gözler üzerinde değildir. Sadece beklemek vardır.

 

Ama sıradan bir bekleyiş değil…

Hazır kalarak beklemek.

İşte asalet de tam burada başlar.

 

Hayat da böyledir. Herkes aynı anda sahneye çıkamaz. Kiminin zamanı erkendir, kimininki gecikir. Bazıları fırsatı hemen yakalar, bazıları ise yıllarca emek verir ama sırasını bekler.

 

Beklemek, vazgeçmek değildir.

Yedek kalan insan, çalışmayı bırakmıyorsa, umudunu tüketmiyorsa ve kendini geliştirmeye devam ediyorsa, aslında oyunun dışına çıkmış değildir. Sadece hayat ona farklı bir hazırlık süresi vermiştir.

Ne ilginçtir ki futbol tarihinin unutulmaz kahramanlarının bir kısmı maça yedek başlamıştır. Onları farklı kılan, ilk on birde olmaları değil; oyuna girdiklerinde hazır olmalarıdır.

 

Hayatın da değişmeyen kuralı budur.

Şans, hazırlıksız insanı büyütmez. Hazır olan insanın kapısını çalar.

Yedek kulübesi insana sabrı öğretir. Başkasının başarısını kıskanmadan alkışlamayı öğretir. Günün birinde forma sana geldiğinde, o formanın değerini bilmeyi öğretir.

 

Belki de bu yüzden yedek kulübesi, futbolun en sessiz ama en önemli okuludur.

Çünkü herkes oynamayı öğrenebilir.

Ama herkes beklemeyi öğrenemez.

 

Ve unutmayalım…

Hayatta bazı insanlar ilk düdükle sahaya çıkar.

Bazıları ise sonradan oyuna girer.

Fakat maçı değiştirenler, çoğu zaman oyuna en geç giren ama beklediği zamanı en iyi değerlendirenler olur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X